Bu hafta (9 Eylül 2019) itibarıyla 2019-2020 yeni eğitim-öğretim yılı başladı. Bütün öğrencilerimize, öğretmenlerimize, okul idarecilerimize, velilerimize hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Bu vesile ile gönlümden geçen bazı düşünceleri de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ülkemiz için önemli bulduğumuz ve eğitimle de ilişkilendirdiğimiz bazı anma toplantılarında Japonya’dan bir örnek paylaşılır. Okullar eğitim-öğretime başladığında Japon öğrencilerin atom bombası atılan Hiroşima ve Nagazaki’ye götürüldüğü, düşmanın harap ettiği bölgelerin gezdirildiği, birlik ve beraberlik içinde çalışılmazsa düşmanların ülkelerini bu şekilde yıkacaklarının söylendiği anlatılır.

Japon eğitim sistemini inceleyenlerden geleneklerine bağlı bir sistemin olduğu, ülkenin gelişmişliğinden bahsederken de geleneklerinden kopmadan atılımlarda bulundukları söylenir. Batı ülkelerinden de benzer örnekler çokça mevcut.

Peki ya Türkiye’de?

Yeni eğitim-öğretim yılımız başladı. İlk hafta içerisinde ilköğretim dördüncü sınıfları, ortaokul ve lise öğrencilerimizi toprağının altı da üstü de adeta tarih dolu alanlarımızı ziyaret etmelerini sağlasak güzel olmaz mı?

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan sadece öğrenciler değil bütün vatandaşlarımızın Çanakkale’yi görmesi gerektiğini söyleriz ve herkes de görmelidir. Acaba okulların başladığı ilk günlerde Çanakkale ve çevresinde yaşayanların ilk dersi Çanakkale şehitliğinde mi yapılıyor?

Diğer illerimizde bulunan öğrencilerimizin Çanakkale’ye gitme imkânları yoksa kendi şehirlerinde benzer imkânları var. Türkiye’mizin birçok yerini görme şansı buldum. Antalya’da yaşayanlar Selçuklu’dan, Osmanlı’dan bize kalanları öğrencilerimize gösterebiliriz. Yanı başımızda kervansaraylarımız, medreselerimiz, köprülerimiz ve benzeri nice medeniyetimizin muhteşem eserleri var. Afyonkarahisar ve çevresinde bulunanlar için her yer Kurtuluş Savaşını hatırlatıyor.

Ben daha eskiye gideceğim derseniz Bizanslılar, Romalılar ve öncesine değinirsiniz. Bu coğrafyada çok medeniyetin yaşadığını ve çok medeniyetin de yok olduğunu gençlerimize öğretebilirsek bir günümüzü bile boşa harcamamız gerektiğini, birlik ve beraberliğimizden ödün vermememiz gerektiğini kavratmış oluruz.

Eğitim-öğretimin yılının ilk gününde “Dersimiz: Anadolu’nun kapısı Türkiye’nin Tapusu Ahlat” projesi kapsamında “Ahlat’ta ilk ders zili Selçuklu Meydan Mezarlığı’nda çaldı.” haberini okuduk. Bu projeyi planlayan, destekleyen ve katkı koyan herkesi tebrik ve teşekkür ediyorum.

Diğer il ve ilçelerde yaşayan eğitimcilerimizin bu tür etkinliklere katkı koymasını ümit ediyoruz. Mutlaka bu düşüncelerle hareket edip benzer katkılarla büyük medeniyetin mirasına katkı koymaya çalışanlar vardır. Onlara bizler de destek olmalıyız.

Eğitim-öğretimdeki bu tür etkinliklere sadece milli eğitime bağlı okullarda değil, üniversitelerin de dahil olması gerekiyor. Sosyal etkinliklerimize mutlaka tarihimizi, geleneğimizi, Türk-İslam dünyasının mirasını katmalıyız. Emin olun, var olan hoşgörü hasletlerimiz ortaya çıkacaktır.

Öğrencilerimle yapmış olduğum teknik gezilerime mutlaka tarihi mekanları dahil etmeye çalışırım. İster antik dönem, ister günümüz, ister Selçuklu ve isterse de Osmanlı dönemi olsun, fark etmez. Prof. Dr. İlber Ortaylı Hoca bir kitabında “İyisiyle kötüsüyle bu tarih bizim. Mirasımıza sahip çıkmalıyız.” diyor.

Eğer tarihimize sahip çıkan nesiller yetiştirebilirsek Osmanlı Padişahları üzerinden ayrımcılığı kimse yapamaz. Kimse Cumhuriyet döneminden öncesini ret edemez. Kimse de Cumhuriyet dönemini ret edemez.

Geçmişimiz, Anadolu Selçuklulara, Büyük Selçuklulara, Gaznelilere, Altınordululara, Babürlere ve daha nicelerine uzanıyor. Ahlat’ı gören öğrencilere neden Anadolu’nun kapısı olduğunu öğretebilirsek, oradan nerelere ulaştığımızı da öğretmiş oluruz. O zaman kimse Kerkük’te, Musul’da Suriye’de ne işimiz var diye anlamsızca sorgulayamaz.

Mete Han da bizim Bilge Kağan da bizim. Alp Arslan da bizim Saltuk Buğra Han da bizim. Alaaddin Keykubat da bizim Osman Bey de bizim. “Şimden gerü hiç gimesne divanda, dergahda, bergahda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye” diyen Karamanoğlu Mehmet Bey de bizim Artuk Bey de bizim. Yıldırım Beyazıd da bizim Sultan Abdülaziz de bizim. Sarı Selim de bizim, Abdülhamit Han da, Mustafa Kemal Atatürk de bizim.

Derslerimde öğrencilerime “Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı Divanü Lugati’t-Türk’de karpuzun ismi “Büken” olarak geçmektedir.” dedikten sonra, sorarım: Kaşgar nerede bilen var mı? Kaşgarlı Mahmut kimdir? Divanü Lugati’t Türkü kaç kişi duydu? Aldığım cevap ve tepkisizlik karşısında inanın içim cız ediyor.

Türkiye’mizde yeteri kadar ABD, İngiltere, Almanya ve diğerlerinden övgüyle bahsediliyor. Batı dünyasının gelişmişliğinin örneklenmesi elbette güzel. Ancak kendi kökenimizden kopmuş bir gelişmişlik maalesef olamıyor, olamaz, olsa da işe yaramaz.

Yaşadığımız topraklarda her daim birlik ve beraberlik içinde güçlü olmak zorundayız. Bunun yolu da tarihimize, kültürümüze, dilimize, inancımıza, ortak değerlerimize sahip çıkmaktan geçiyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here