Antalya Mevlevîhânesi İrfan Meclisi’nin bu haftaki konuğu, İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Demirli oldu. Özellikle büyük İslâm düşünürü Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Sadreddîn-i Konevî üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Demirli, Mevlânâ’nın en meşhur eserinin adının yanlış bilindiğini söyledi.

Hz. Mevlânâ’nın “Mesnevî” olarak bilinen kitabının gerçek adının “Fıkh-ı Ekber” ya da “Usûl-i Dîn” olarak bizzat bu kitabın başındaki Arapça kısımda açıkça kaydedilmiş olduğunu hatırlatan Demirli, “Bu isimlendirmeyi yerli yerince tesbit edemezsek bu kitabı anlayamayız. Kitabın adının geçtiği Arapça kısım yanlış tercüme edilmiş ve bu yanlışlık ilk çevirilerden itibaren hep tekrar edilegelmiştir. Esasında Mesnevî, edebî bir türün, bir yazım tarzının adıdır ve hiçbir esere müstakil ad olamaz. Mevlânâ’nın “FîhiMâFîh” adıyla bilinen eseri de öyledir; böyle kitap adı olmaz. Bu da aslında “el-Kâmil” türü bir eserdir ve insan için gerekli bütün bilgiler bu kitapta var demektir” dedi.

Hz. Mevlânâ İnsanın Varoluş Hikâyesini Anlatır

Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî olarak bilinen Fıkh-ı Ekber adlı kitabının, insanın cennetten yeryüzüne indirilişini, bu dünyadaki hayat hikâyesini ve tekrar gideceği yer olan âhiret yurdunu anlattığını belirten Prof. Dr. Ekrem Demirli, Mevlânâ’nın bunu hikâyeler ve metaforlarla tasvir ettiğini dile getirdi. Tasavvuf mûsikîsinin en bilinen enstrümanı olan neyin bu kitabın hemen başında Hz. Mevlânâ’nın kullandığı ilk metafor olduğuna dikkat çeken Demirli sözlerine şöyle devam etti: “Neyin hikâyesine göre insan bir meçhulden gelmemiştir ve bir bilinmezliğe de gitmeyecektir. Kamışlıktan koparılmış bir ney gibi, bilinen bir varlık olan Allah’tan gelmiştir ve yine O’na döndürülecektir. Esasında çevremizdeki her varlık, tıpkı ney gibi bize hep Allah’ı ve asıl yurdumuzu hatırlatır. Neyin hikâyesi, asıl yurttan koparılışı, ayrılışı ve yeniden oraya dönüş özlemini anlatır.”

Bu kavuşma özleminin ya dünyayı insan için bir cennete dönüştüreceğini ya da dünyaya hiç bağlanmama sonucunu doğuracağını ifade eden Demirli, her iki halde de insanlar arasındaki bütün tartışmaların, kavgaların, çıkar çatışmalarının, çekememezliklerin son bulacağını belirtti. Aslında insanların bugünü değil hep dünü, geçmişi yaşadıkları için, eski yaşanmışlıklara takılıp kaldıklarından dolayı birbirleriyle anlaşamadıklarına dikkat çeken Demirli, Hz. Mevlânâ’nın ise insanın hedefini gelip geçici olandan alıp, hep sonsuza dek kalıcı olana ustalıkla yönlendirdiğini anlattı.

Herkes Kendi Mevlânâ’sını Tanımalı

Hz. Mevlânâ’nın kendi yaşadığı dönemde gereği gibi ve tam olarak anlaşılamadığından yakınan Prof. Dr. Demirli, sözlerini şöyle tamamladı: “Belki bugün de öyledir; ama bugün Mevlânâ ve eserleri, onun döneminden daha iyi anlaşılabilir. Çünkü bu devrin imkânları onu daha rahat anlamamızı sağlamaktadır. Aslında bugün her belde kendi Mevlânâ’sını tanımalı ve anlamaya çalışmalıdır. Meselâ Ankaralılar Hacı Bayram-ı Velî’yi, Çanakkaleliler Ahmed-i Bîcân ve Muhammed-i Bîcân’ı, Antalyalılar Elmalılı Vâhib-i Ümmî’yi, Sinân-ı Ümmî’yi tanımalıdır. İşte o zaman bir anlamda Hz. Mevlânâ’yı daha iyi anlamış oluruz. Çünkü bu zâtlar hep aynı hakîkati, kendi topraklarının diliyle anlatırlar.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here