29 Şubat 2020, Cumartesi

“Tasavvuf, Osmanlı Devleti’nin Kılcal Damarlarına Kadar İşlemiş Bir Kurumdur”

Diyanet İşleri eski Başkan Yardımcısı ve eski İstanbul İl Müftüsü olan ve şimdilerde İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Dekanlığı görevini yürüten Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Osmanlı Devleti’nin kuruluş mayasında en önemli unsurun tasavvuf olduğunu söyledi. Antalya Mevlevihanesi İrfan Meclisi’nin konuğu olan Yılmaz, Osmanlı padişahları ve tasavvuf konusunda gerçekleştirdiği söyleşisinde, tasavvufun Osmanlı Devleti’nin adeta kılcal damarlarına kadar işlemiş bir kurum olduğunu belirtti.

Osmanlı Padişahları ve Mutasavvıflar

Osmanlı’nın kurucusu Osman Gazi’nin şeyhi olan Şeyh Edebâli’nin evinde misafir kaldığı bir gece gördüğü meşhur rüyanın Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu müjdelediğini hatırlatarak sözlerine başlayan Yılmaz, bütün Osmanlı padişahlarının istisnasız tasavvufa bağlı, şeyhlere ve âlimlere hürmetkâr olduklarını, hattâ çoğu padişahın bir şeyhin dervişi ve bir kısmının da şeyh konumunda olduğunu örnekleriyle anlattı.

Orhan Gazi’nin Davud Kayserî, Geyikli Baba, Abdal Musa ve Abdal Murad’a gösterdiği hürmet ve bağlılığı, I. Murad’ın Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin soyundan gelen Şeyh Fahreddin Efendi’ye vezirlik teklif etmesi, Yıldırım Beyazıt’ın Emir Buhârî, Somuncu Baba ve Molla Fenârî ile olan münasebetleri, II. Murad’ın Hacı Bayram-ı Velî’ye bağlılığı ve onun müridlerinden vergiyi kaldırması, Fatih Sultan Mehmed’in Akşemseddin, Akbıyık Meczub, Molla Gürânî ve Şeyh Sinan gibi tasavvuf uluları ve dervişleriyle İstanbul’un fethine birlikte katılmaları, “Velî” lakaplı II. Beyazıt’ın Cemal Halvetî’ye bağlılığı, Yavuz Sultan Selim’in Sünbül Sinan Efendi’ye, Kanunî Sultan Süleyman’ın da Merkez Efendi’ye hürmet ve yakınlığı, II. Selim’in Mevlevî şeyhlerine meyli, III. Murad’ın Hasan Hüsameddin Uşşâkî ve Aziz Mahmud Hüdâyî ile münasebetleri, III. Mehmed’in Ahmed Şemseddin Sivâsî’ye hürmeti, Sultan I. Ahmed’in Aziz Mahmud Hüdâyî’ye mürid oluşu, Genç Osman’ın Hüdâyî Hazretleri ile mektuplaşmaları, IV. Murad’ın tahta çıkarken kılıcını Aziz Mahmud Hüdâyî’nin elinden kuşanması, II. Mahmud’un Nakşibendî şeyhlerine samimi bağlılığı, Şâzeliyye tarikatına bağlı Sultan Abdülhamid Han’ın devrinde yaşamış hemen hemen bütün tasavvuf büyükleriyle olan münasebeti gibi çok sayıda örneğin, tasavvufun Osmanlı Devleti’nin en üst kademesinde ne denli itibar gördüğünün kanıtı olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, zaman zaman devlete karşı ayaklanmaya kalkışarak şeyhliği şahlığa dönüştürmek isteyen bazı Şiî-Safevî unsurların bertaraf edilmesinde de sünnî tasavvuf mensuplarının her zaman devletin yanında destek olduklarını ve tasavvuf kisvesi altında insanları yanlış yönlere sürüklemeye çalışan yapılara karşı yine bizzat mutasavvıfların karşı durduklarını anlattı.

Meclis-i Meşayih Benzeri Bir Kurum Kurulmalıdır

Günümüzde de halkın dinî-manevî duygularını sömürerek ve kötüye kullanarak yanlışa yönlendirmeye çalışan yapılanmalara karşı uyanık olunması gerektiğine dikkat çeken Yılmaz, bu tür kötü örneklere bakarak da bütün tasavvufu ve samimi mutasavvıfları reddetmenin son derece yanlış olduğunu vurguladı.

Abdülhamid Han zamanında kurulan Meclis-i Meşayih kurumuna benzer bir devlet kurumunun günümüzde de kurulmak suretiyle tasavvufî hayata çeki düzen verilerek tasavvufun meşru zeminde yaşanır hale getirilmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, yakın zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yönde yaptığı çalışmalar hakkında bilgiler verdi.

Osmanlı’da Devlet-Tekke Münasebetleri

Osmanlı coğrafyasında köylere varıncaya kadar kurulan tekkeler aracılığıyla halkın her kesiminden haberdar olunduğunu, halktan alınan şikayet ve taleplerin tekkelerden merkez asitanelere, oradan meşihat makamına, oradan da sadaret makamına ulaştırılarak devlet yetkililerinin haberdar olmalarının sağlandığını dile getiren Yılmaz, üretilen çözümlerin ve devlet politikalarının da aynı yolla tekke ve zaviyeler aracılığıyla en ücra yerlere kadar ulaştırıldığını ve böylece tasavvufun adeta devletin kılcal damarlarına kadar işlediğini kaydetti.

Osmanlı padişahlarının manevî otoritenin temsilcisi konumundaki mutasavvıflarla iyi münasebet içinde bulunmaya büyük özen gösterdiklerini belirten Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz sözlerini şöyle tamamladı:

“Osmanlı padişahları, devletin bekasını bir bakıma tasavvuf kurumlarının, tekke ve zaviyelerin iyi işleyişine bağlı görmüşlerdir. Padişahlar, mutasavvıflara iyi davranmakla kalmamışlar, çoğu tarikat şeyhlerine intisap da etmişlerdir. Devletin dirlik ve düzenini sağlamak, her türlü şiddet hareketini önlemek için mutasavvıflardan ve tekke mensuplarından istifade etmişlerdir. Sünnî inanca sahip olduklarından dolayı padişahlar, Şiî-batınî kaynaklı tarikatlarla mücadele ettikleri halde sünnî tarikat mensuplarına devlet politikası olarak azamî destek sağlamışlardır. Sosyal hayatın devamında, esnaf ve sanatkârların teşkilatlanmasında özellikle ahi tekkelerinden yararlanmışlardır. Askerî nizamın devamı, sınır boylarında asayişin sağlanması ve iskan sorununun çözümü konusunda tekkelerden ve mutasavvıfların birleştirici ve uzlaştırıcı yönlerinden faydalanmışlardır. Mutasavvıflar da devletin bekası, İslâm dininin yayılması için padişahlar, ilim adamları ve ordu mensuplarıyla elbirliği içinde Allah yolunda, din ve vatan uğrunda çalışmayı adeta ibadet saymışlardır.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

EN ÇOK OKUNANLAR